İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerini hayal edin; denizler alev alev, Avrupa barut kokuyor. Peki, bu devasa savaşın tam ortasında, Anadolu’nun kalbinde, denizden kilometrelerce uzaktaki Beyşehir’de Alman denizaltı mürettebatının ne işi vardı? Bugün size tozlu raflardan çıkan, bir dönem kasaba hayatını renklendiren ve "insanlık ölmemiş" dedirten sıra dışı bir misafirlik hikâyesini anlatacağım.
Her şey Hitler’in meşhur Barbarossa Planı ile başladı. Boğazları geçemeyen Almanlar, devasa denizaltılarını parçalara ayırıp traktörlerle karadan ve nehir yoluyla Karadeniz’e taşıdılar. Ancak savaşın seyri değişip üsleri kapanınca, mürettebata denizaltılarını batırıp karadan Ege adalarına ulaşmaları emredildi. İşte o meşhur Kayıp Filo’nun askerleri, Türk topraklarında yakalanınca yolları Konya’nın şirin ilçesi Beyşehir’e düştü.
19 Eylül 1944... Beyşehir halkı Ramazan Bayramı’nı kutlarken, kasabaya askeri kamyonlarla yaklaşık 320 Alman askeri giriş yaptı. Subayların bir kısmı ilk bakışta Beyşehir’in kıraç tepelerini görünce hayal kırıklığına uğrayıp günlüklerine "Arap çölünde enterneyiz" notunu bile düşmüşlerdi. Ancak bu ön yargı, kasaba halkının misafirperverliği ve Beyşehir Gölü’nün maviliğiyle kısa sürede dağılacaktı. Subaylar kasaba merkezindeki Merkez Otel (Manastırlılar Hanı) binasına yerleştirilirken, erler de askeri kışlaya alındılar. Almanların Beyşehir’de sosyal hayata karışmaları gecikmedi. Kaldıkları otelin altındaki Aşçı Hasan’ın lokantasına, yemekleri biraz sert buldukları için kendi aralarında esprili bir şekilde “Zehir Lokantası" adını takmışlardı; ancak yine de her öğün oradaydılar. Kasabanın çocuklarıyla uçurtma uçuruyor, gölde yüzüyor ve hatta ellerindeki sözlüklerle Türkçe öğrenmeye çalışıyorlardı. En ilginç anlardan biri ise 1944’ün yılbaşı gecesi yaşandı. Beyşehir’in ortasında bir otel odasında, çam ağaçlarını mumlarla süsleyip Noel ilahileri söyleyen bu Alman denizcileri, kasabanın kahvecisi Ali ve küçük Musa hayretler içinde izlemişlerdi. Alman askerleri Beyşehir’de kaldıkları sürede sadece tüketmediler, aynı zamanda ürettiler ve kasabaya değer de kattılar. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı döneminden kalan ve arızalanan hidroelektrik santralini Alman teknisyenler tamir ederek kasabaya yeniden elektrik verilmesini sağlamışlardı. Bir kunduracının yanında ayakkabı diken, kereste fabrikasında çalışan veya kayık tamirine yardım edenler de vardı. Alman subaylar artık kasabanın birer parçası olmuştu. 1945 yılının Mayıs ayında savaş sona erdiğinde, Almanlar Beyşehir’den ayrılırken herkesle vedalaştılar. Öyle köklü dostluklar kurulmuştu ki, onlara aylarca hizmet eden 16 yaşındaki Musa Öndül, yıllar sonra denizaltı komutanı Hubert Verpoorten’in davetiyle Almanya’ya işçi olarak gidecek ve onun fabrikasında çalışmaya başlayacaktı.
Beyşehir’de geçirilen bu unutulmaz 8 ay, savaşın karanlığında bile nezaketin ve hoşgörünün nasıl yeşerebileceğini gösteriyor. Ne de olsa onlar, bozkırın ortasında sığınacak bir liman bulan "Hitler’in denizcileri" değil de gönül insanı Beyşehirlilerin Alman misafirleriydi.
Geniş Bilgi İçin: Hüseyin Muşmal, Berna Burcu Korucu, (2014), “II Dünya Savaşı Sırasında Beyşehir’de İkamet Ettirilen Alman Denizaltı Mürettebatı”, Uluslararası Piri Reis Ve Türk Denizcilik Tarihi Sempozyumu, 26-29 Eylül 2013 İstanbul, Türk Denizcilik Tarihi Bildirileri, C. 4, TTK Ankara, s. 225-249.
Hüseyin Muşmal, Hasret Gümüş, (2020), “II. Dünya Savaşı Yıllarında Beyşehir’de Bir Enterne Kampı, (Hitlerin Askerleri Beyşehir’de)”, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmaları Dergisi, S. 24, Ekim 2020, s. 125-162.



